Bize sevmesini öğretmediler sevgili, bize hep sevgiyi saklamasını öğrettiler, hep bekletmeyi, hep
ertelemeyi… Bu yüzden biz kiminle birlikteysek bir diğerini ama hep uzakta olanı özledik, hiç dinmedi doyumsuzluğumuz, biz hep uzaktakini sevdik sevgili… Yanımızdakini değil, odamızın duvarının arkasındakini değil, birşeyler paylaştığımızı değil, uzaklardakini ulaşamadığımız kadar uzaklardakini sevdik… Yanımızdakileri kırıp geçirdik incitip üzdük de, hep ulaşamadıklarımıza sakladık söyleyemediğimiz o güzel sözleri… Özlediğimiz sevgiden delice korktuk biz sevgili. Sevmek, bizim için sınırlarımızdan hiç çıkmamaktı. Kendi sınırlarımızda sevmek hep kapana kısılmaktı. Bu korku yüzünden hep karşımızdaki insanların sevgisini eksik bulduk, küçümsedik onların sevgisini. Yeni heyecanlar arama isteği vardı. Bir kişide takılı kalmak ne kadar basit diyorduk. Gözümüz hep uçan kuşlardaydı. Yüksek dağların en tepesinden bakıyorduk insanlara biz. Sorun bizdeydi sevgili. Sevgiye inançsız olan bizdik… Bir insan bizi sevmeye başladığında yenildiğinde sevgimize; ondan uzaklaşır, nasıl da tiksinirdik sevgilerinden biz. Ama bizden biraz uzaklaşmaya görsünler onları yana yakıla nasıl da arardık. Çünkü biz sevilmeye alışmıştık, hatırlasana nasıl da ihtiyaç duyardık seslerine, kokularına. Kaybolmuştuk dağıttığımız sevgilerde. Kim bizi seviyordu, biz kimi seviyorduk. Sınırlar erir, karışırdı herşey. Öksüz sahipsiz bir sevgimiz vardı ama onu kime vereceğimizi şaşırdık. İnanırlardı bize, inanırlardı o öksüz, sahipsiz, başıboş sevgimize. Çünkü çevremizdeki herkes o kadar hasretti ki sevgiye… Çünkü onlar da bizim gibi sınırlar içinde büyümüşlerdi. Açılamıyorlardı. Kendilerini tanıyamadan çıkamazlardı, sınırdan izinsiz çıkış yoktu. Bize, sevgiye geçit yoktu. Kaç zamandır kendimizi kandırdık sevgili. Kimi sevenler şarkılarda yaşatır sevdiğini, kimi eski cüzdanındaki eski, soluk bir resimde, kimi ise hayallerle süslediği sınırlı dünyasında… Anlatacak çok şeyleri yoktur. Çok olan sadece çektikleri acılardır sınırlı dünyalarında. Bunu bilirler sevgili ama kıramazlar zincirleri. Aşkı, sevmeyi, sevilmeyi kendimizi adamayı o kadar çok özlemişken, aynı zamanda ikiyüzlülükte içimize işlemişti. Kendimden biliyorum, gözümüzde hayatımızın zerre kadar önemi yoktu. Gerektiğinde hayatımızı hiçe sayacak kadar kahraman ama bir o kadar da yalancı ve riyakardık sevgili. Patlayıcı bir madde gibi taşırdık sevgileri. Kaygı dolu, ürküntü dolu bir sır gibi taşırdık sevgileri. Okuduğumuz yoksulluk romanlarında, gözyaşlarıyla seyrettiğimiz filmlerde anlatılan kahramanların hayatlarından daha berbattı hayatımız aslında. Ama kendimize duymadığımız şefkati onlara duyardık… Birbirimize ne kadar üzüldüğümüzü gösteremediğimizden, birbirimizin derdine yeterince eğilemediğimiz için bu filmlerdeki kahramanların hayatlarına ağlardık doyasıya… Aslında birbirimizi çok sevmek istiyorduk ama nedense çok utanıyorduk bundan ve hep erteliyorduk. Yürürken sokakta karanlıklar eşlik ederdi yalnızlığımıza. Sokağın sonunda o gökyüzünün yalancılığı bizi de vururdu, kaybolan o sahipsiz aşklarıda… Biliyormusun? bugüne kadar hep seviyormuşum gibi yaptım ben. Aslında onları tanımıyordum ben ama yinede ihtiyacım vardı sevgilerine . Bağışlasınlar beni ve unutmasınlar, onlar adına onlardan daha çok acı çektim ben… Bir tek seni tanıyorum aslında ben… Bir tek seni… Dinliyorum anlat hadi… Demek sonsuza dek kaçıyormuş insan kendisinden..
‘Genel’ Kategorisi için Arşiv

İsimsiz Sevgiler
11 Mayıs 2008
Ben ve Gecelerim, Hep Seveceğiz Seni
10 Mayıs 2008Daha kaç geceler böyle sessiz, böyle sensiz yaşayacağım? Bilmiyor musun ki ey yar, beni ne çok mahvediyor uzaklığın, ne çok bölüyor kalbimi kalbin…
Bir gece daha başlıyor… Önümde upuzun yaşayacağım bir gecem, bir karanlığım daha var. Saatlere, saniyelere gireceğin; damarımdaki kanıma kadar işleyeceğin bir gecem daha başlıyor… Bir gecem, bir sevdam daha başlıyor ama yazık ki gözyaşları ma giren olmayacaksın yinede.
Beni artık acılarımla baş başa bıraktı ağlamalarım. Gözyaşlarım bile beni terketti.Sen geldiğinden, sen olduğundan beri tüm herşey beni terketti. Ben de tükettim onları zaten. Evet artık geceleri uyuyamıyorum. Karanlıklar başlar başlamaz başlıyor kalbimin aglamaları.Önceleri onları dinlemeye, onlara ses vermeye çalışıyordum. Farketmiyormuşum gibi davranıyordum. Sırf o karanlık geceyle yüz yüze gelmemek için. Biliyordum o yalnızlığı yaşamam gerekiyordu. Bir insan arıyordum yanımda, geceyi bana unutturacak.
Onun iyi, güzel ve çirkin olması da önem taşımıyordu. Yeter ki olsun yanımda. Olsun ki gece üzerime üzerime gelmesin. Yanımda birini görüp vazgeçsin benden.Veya yanımda birileri olsun da unutayım istiyordum SENİ. Biliyordum ki geceyle yüz yüze kaldığım zaman Sevda dışında bir şey olmayacaktım. Sonra, sonra bu dönem de kayboldu. Yalnızlığı arayan, yalnızlığa özlem duyan oldum.O karanlık gecelerin ıssızlığına gömülmekten kaçamaz oldum. Çünkü onlar da seni buluyordum. Çünkü bana gündüzlerin veremediğini veriyordu geceler SENİ…
Gündüzlerde yoktun, aydınlarda yanımda yürüyen değildin. Ama geceleri öyle miydi? Geceleri yüreğimde yürüyordun ve ben adımlarında yaşayandım. Artık uyuyamıyorum. Hem de hiç mi hiç Ne kadar çabalasam da olmuyor. Bir garip ağırlıkla kah seni bekleyerek kah gelmeyeceğinden emin olarak geçiriyordum saatleri.
Seni yaşıyordum. Gecelerde yüz yüze kalıyorduk seninle.Gece vefalı, fedakar bir anne gibi kucağına alıyor beni sabaha kadar götürüyordu. Zaman akıyormuydu, geçiyor muydu bilen değilim. Hiçbir zaman da bilen olmadım. Bu yaralarla, bu kanıma işleyen aşk yangınlarıyla sabaha nasıl kül olmadan varabiliyordum? Bilmiyorum gerçekten. Yanmaktan ateş olduğum bu gecelerde beni tüketmeyen neydi?Sevgin mi? Beni evirip çevirip kora getiren söndürmeyen neydi?Bağrımdaki yangından neden yok olmuyordum? Beni sabaha vardıran geceler miydi yoksa?
Geceler Benim gecelerim…. Senin gecelerin… Seni yaşadığım Geceler. Gönlümde bir derin yarasın sen! Bu gecelerde de çok şey istedim bir şeyler yapabilmeyi. Elime çoğu kez kalem kağıt alıp seni yazmayı istedim. Olmadı ama.Kalbim seninle öylesine doluydu ki her hareketim sönük kalıyordu. Ben çaresizliği kapılıp gidiyordum. Ne yaptığımı bilmiyordum. Saatlerce, saatlerce oturup seni düşünüyordum. Kalbimde bastırmaya çalıştığım duygularıma ilk olarak geceleri yaşama hakkı veriyordum. Herkesten gizlemeye çalıştığım o korları gecelere çıkartıyordum sanki. Gecelerden saklamıyordum hiçbirşeyi. Gecelerle paylaşıyordum, ve geceler sarıyordu beni. Beni alıp sensizliğin okyanusunda boğmuyordu. Beni sensizliğin zirvesinde, en uç noktasında aşkın sonsuzluğuna götürüyordu.
Artık bu geceleri sevmeye başlıyorum. Bana seni getiren geceler…Benim gecelerim onlar…Benim senlerim benim yalnızlıklarım, benim aşklarım diyebildiğim gecelerim.Evet artık uyuyamayan, ağlayamayan gözlerime ağlamıyorum. Gecelerimi de feda ediyorum sana. Gündüzlerde söyleyemediklerimi gecelerde haykırıyorum. Ve uçsuz bucaksız seviyorum seviyorum SEVİYORUM.
Artık uyuyamıyorum, evet. Uykular haram oldu bana senden sonra. Hem nasıl uyuyabilirim ki? Gözlerin var artık gecelerimde, senin gözlerin senin karanlık gözlerin.. Hiç görmediğim gözlerin…. Sanıyorum ki artık sana yalnız ben değil, geceler de vurgun! Beni böylesine koynuna alışı, karanlığında bunca aydınlatması neden? Evet sen öyle güzel, öyle güzelsin ki, geceler de seni sevdi.Öyle ki sana ihanet edip de seni yaşamıyormuşçasına uyumaya, gözlerimi yummaya çalıştığım zaman hemen giriveriyorlar içime ve seni getiriyorlar bana. Gözlerimi öyle bir açıyorlar ki bir dahasına kapayamıyorum bile…
Ve ağlayabilmeyi diliyorum bazı geceler. Bunu gecelerden sonsuza diliyorum. Ağlasam, doyasıya hıçkırırcasına ağlasam belki seni bir parçacık olsa unutur ve kendi içime gömülür birazcık gözlerimi yumabilirim diye düşünüyorum. Sabahları uykuda yakalayan olmaktan çıkıp, sabahları uykuda bulunan olmak istiyorum. Bunun için istiyorum ağlayabilmeyi. Sana olan özlemimi, içimde bir dağ kadar ululaşmış hasretini belki bir parça dindirebilirim diye düşünüyorum. Belki seni birazcık gömebilirim de yüreğime, rahatlarım diye umuyorum olmuyor.
Ağlamaya çalışıyorum, ağlamalarım bana isyanlar ediyor. Geceler bana bu isteğimi vermiyor. Ne zaman ağlasam yalnızca ve yalnızca bir iki gözyaşı olup kalıyorsun gözlerimlde. Gözlerimde donan birkaç damla yaş oluyorsun, o yaşları da sarıyor geceler. O yaşlarla birlikte alıyor yanına geceler beni… Geceler unutmamı istemiyor seni, geceler bana ihanet ediyor. Geceler senden yana sevdiğim, geceler seni yaşamamı istiyor. Sözümü dinlemiyor….
Güneşi özlediğim oluyor arada bir. Yeter diyorum bunca yıldızla arkadaş olduğum. Seni unutup da yıldızları gördüğüm anlar olursa tabii. Beni böyle gördükleri zaman anlamıyor insanlar. Nasıl böyle saatlerce kalabildiğimi sorup duruyorlar. Böyle tüm dünya uyku içindeyken benim nasıl karanlığın içinde bakışlarımı dayattığımın sırrını anlamıyorlar. Ve onlar bilmiyorlar ki içim bir kordur…Tüm dünya, tüm tabiat susmalarda ve uykulardadır belki ama benim yüreğimde gizlenmektedir tüm dünya… Ben içime tüm insanları,,, tüm milyarları almışım. Farkında değiller. Herkesi ve herşeyleri sığdırmışım içime. Bir sen sığmıyorsun, bir seni sığdıramıyorum kalbime, bilmiyorlar…Ve senin uzaklığın, ve senin gece kadar olan uzaklığın… Bana öyle uzak öyle yabancısın ki sevdiğim, seni senden istemeye korkuyorum. Geceleri bu yüzden seviyorum. Seni
sevmeme engel olmuyor, seni bana getiriyor… ve seni gecenin karanlığında buluşumdandır seni gündüzleri istemeyişim. Evet sevdiğim bana her şeyden ve herkesten uzaksın. Herkesin yaşamına giriyor, her şeyi paylaşıyorsun insanlarla… Ama bana gelmiyorsun. Ama ama sitem bile etmiyorum… Sana söyleyecek söz bulamıyorum. Söyleyecek bir şeyler arasam ve bulsam biliyorum geceler alır onu elimden, dilimden de. Sana söyleyeceklerimin hesabını yapsam sabahlar buna izin vermez. Ve ben seni yaşıyorum. Olsa olsa sana BU SEVGİYİ YAŞA diyebilirim.Gel birlikte yaşayalım demeye dilim varmaz. Geceler bunu bırakmaz yanına. Kaybettiğim değilsin. Ben seni hiç yitirmedim. Çünkü içimde taşıdığımdın hep. Benden bir parça oldun sen. Ben kendimi yitirmediğim sürece sen de kaybolmayacaksın.
Evet, seni anlamakla, seni yaşamakla, seni sevmekle geçirdiğim bu gecelerde, sabahladığım bu gecelerde, benden çok uzaklarda bulunan sana uykularında bir rahatlık veriyorsa sevdam, ne mutlu bana. Gecelerim…Sarın yaralarımı geceler demiş bir şair.. Beni bu geceler mahvetti desem haksızlık mı ederim onlara. Beni sen mahvettim desem yalan olur bu. Ama beni bu geceler, geceleri de bana musallat eden sensin. Senin sevdanla başladı gecelere sevda yazmam. Sevda masalı okumam bundandı. Ben bu gecelerde tüm karanlıkları dağıtabilirim. Bana hüzünlerini, bana acılarını ver sevdiğim. Ver ki senin acılarını da ortak edeyim gecelerime. Ver ki gecelerle kavgalı olayım. Şimdi seni getirdikleri için onlara ses bile çıkarmıyorum. Sen yaşadığımsın, yaşatanımsın. Sevdamsın sen… Belki ben anlatamıyorum ama geceler bu sevdaya şahittir. Çünkü artık onlarda bu aşka ortak oldular. Belki benden bile çok seviyorlar seni. Ben seni hiç mi hiç gözlerimle bitirmek istemedim. Ve gecelerin içinde, gecelerle birlikte hep sevdim seni…VE HEP SEVECEĞİM…
Ne kadar birlikte olamayacağımızı bilsem de Ben ve Gecelerim Hep seveceğiz seni…

Aşkta Yarın Yoktur Sevgili
10 Mayıs 2008Aşk bu dünyanın ölçüleriyle açıklanamaz sevgili. O ilkel bir acıdır, yaban bir ağrıdır. Gelir ve içimizdeki o çok eski bir şeye dokunur. Sonra bir perde açılır ve yolculuk başlar. Bu yolculukta artık para, tarifeler, beklentiler, randevular, taksitler, iş, anneler ve korkular yoktur. Aşkın kendi gerçekliği vardır sevgili. İnsan bir başka ışığa teslim olur…Aşkta yarın yoktur sevgili. Zaman ileri doğru değil, içeri, yüreklere, derinlere doğru işlemeye başlar, bilgeleşir. Hiç bilmediği sezgileriyle buluşur. Yükü çok ağırdır, kendiyle buluşmuştur. Hem dışındadır dünyanın, hem de ortasında. Hindistan’da Ganj Nehri’nin kıyısında yakılan yoksul adamın hissettikleri de onunladır, yitirdikleri de… Newyork’ta, bir sokakta, o kartondan kulübesinde yaşayan kadının çıplak yalnızlığı da. Her
şey onunladır, ona emanettir sanki, ama o, çıldırtıcı bir yalnızlık içindedir yine de…Aşkın kültürlü olmakla, bilgili olmakla da ilgisi yoktur sevgili, kanımıza karışan ilkel acı, o yaban ağrıyla hiçbir kitabın yazmadığı hakikatlere daha yakınızdır, inan…Kim demişti hatırlamıyorum, aşk varlığın değil, yokluğun acısıdır diye. Belki de bu yüzden ilk gençliğimde, o yoğun aşık olduğum yıllarda, gözüme uyku girmez, dudağımda bir ıslıkla bütün gece şehri, o karanlık, o hüzünlü sokakları dolaşır, insanları uykularından uyandırmak isterdim. Uyanıp, içimde derin bir sızıyla uyanan o derin sancının acısına ortak olsunlar diye…Aşk çok eski bir şeydir sevgili. Onun içinden o çileli çocukluğumuz geçer. Sevdiğimiz insanların çocuklukları da… Oradan üvey anneler, eksik babalar, parasız yatılılar geçer. Ve sonra aşk bütün bunları alır, daha da eskilere gider, hep o ilkel acıya, o yaban ağrıya… İnsan bazen nedensiz yere umutsuzluğa kapılır. Kimselere veremez sevgisini, kimselere kendini anlatamaz, evlere kapanır…Bazen denizler, kıyılar çeker insanı. İnsan bu kapılmayı anlayamaz, oysa çok eski bir yerde yaşanmasından korkulup vazgeçilmez aşkların sızısıdır bu. Bu sızı, bu yenilgi mevsimlerle yıllarla devredilir başka insanlara… Bir insanın yaptığı bir hatanın tüm insanlara yayılması gibi…İşte şimdi biz de sevgili, ya olmadık zamanlarda umutsuzluğa kapılıp, soluğu evlerde alacağız, ya da denizler, kıyılar çekecek bizi. Nasıl biz başkalarının korkaklığını taşıyorsak, başkaları da bizim korkaklığımızı taşıyacak, yenilgimizi, umutsuzluğumuzu…Birazdan sabah olacak…Para, tarifeler, beklentiler, randevular, taksitler, iş, anneler ve korkular başlayacak… Bunlar varsa ve bizim için geçerliyse aşk yoktur ve hiç olmamıştır sevgili. Birbirimizi kandırmayalım…Hadi güne hazırlan. Yaşadıklarımızı unutmaya çalış. Aşk bize güvenip verdiği büyüsünü, sırlarını, cesaretini, bilgeliğini ve o ilkel, o yaban ağrısını geri alacak. Bunlar olurken içimiz bir an çok üşüyecek, sonra geçecek…
Hadi, oyalanma birazdan yarın olacak…
Aşkta yarın yoktur sevgili…

Bırak Aşk Bende Kalsın !
5 Mayıs 2008
Her gidişine ayrı anlam yüklüyorum. Yapma Allah aşkına; ya hep kal benimle söz etme gidişlerden ya da silinsin isminde cisminde. Oynama benimle dengemi bozuyorsun. Aşkı yaşayacak yürek bırakmıyorsun insanda. Böyle değildin sen ne oldu sana. Bittiyse heyecanın bileyim bende. Seni çok seviyorum diye başlayan ve ama ile devam eden cümleleri duymaktan bıktım. Seviyorsan seviyorsundur aması olmaz bu işin. Üstelik, bir cümlede ama varsa bir önceki yargının bir hükmü yoktur artık.
Seni çok seviyorum ama birlikte olmamız imkansız. Ya, yani imkansız diyebiliyorsan eğer sevmiyorsun demektir, bahanelerin arkasına sığınma. İnsanların hayatına sorgusuz sualsiz girip darma dağan eden sonrada hiçbir şey söylemeden gitmeye çalışanlardan nefret ediyorum. Böyle misin sende, gerçekten gitmek mi istiyorsun? Yürekli ol biraz hadi konuş söylemek istediğini söyle iki çift sözü hak etmedi mi bu aşk? Yaşanılan bunca şeye hiç mi saygın yok.
Ah ben niye yanılıyorum hep, niye tam işte bu dediklerim sömürüyor aşkımı? Biraz daha mı katı olmalıyım, biraz daha mı kapalı tutmalıyım kapılarımı? Bazen bu dünyadan olmadığımı düşünüyorum. Bu devrin adamı değilim. Oyun çeviremiyorum, hesap yapamıyorum. Bana ait olmayan kişiliklere bürünüp bir plan dahilinde hareket edemiyorum. İnsanız biliyorum hepimizin zaafları var hepimiz egolarımıza boyun eğebiliyoruz. İyi de hep beni mi bulacak bunlar.
Hiçbir kaygıya yer vermeden hiçbir hesabı düşünmeden açsaydın eğer bana yüreğini, işte o zaman görürdün bir aşkın nasıl bir efsaneye dönüşülebileceğini. Sen gözlerini kapıyorsun, bir sen varsın başka hiç kimseye bakmıyorsun. Her şey senin çevrende şekillenmeli her şey sana göre düzenlenmeli. Beceremiyorum kusura bakma. Şimdi gidiyorum.
Aşk tam teslimiyet ister. Kendini aşkın kollarına ya bırakırsın ya da bırakmazsın. Bir yanım dışarıda kalsın dediğin nokta da aşkı boğarsın, yok edersin o güzelim duyguyu. Bu yüzden hep cesurların işidir aşk…
Kaçışları, yalanları, aptalca oyunları kabul etmez. Aşk saf duru insanları sever. Kafasında bin bir tilki dönenler aşkı yaşayamaz, isteseler de yaşayamaz. Arınmalısın. En saf en duru haline dönmelisin ki yaşayabilesin aşkı. Kısacası sevgilim sana göre değil bu iş. Senin yolun açık olsun. Hadi hadi git şimdi, git ki ben yaşayayım seni, ben seveyim seni. Yokluğun beni boğuyor ama olsun bunu bilmek bile bana huzur veriyor. Bırak sevgilim bırak, bırak ki aşk yakışanda, aşk bende kalsın…

Okul Aşkı
30 Nisan 2008Üniversiteli delikanli Kolejli kiza bir voleybol macinda rastladi. Okul salonundaydi mac. Tribünümüz minik bir salon. Seyircilerle, oyuncular arasinda sahanin cizgisi vardi sadece. O kadar yakindilar. Delikanli, bu tatli, bu güzel, bu dünyalar sirini kizi ilk defa görüyordu takimda. Hoslandigini, fena halde hoslandigini hissetti. Az sonra bir seyi daha hissetti. Uzun zamandan beri maci degil, o güzel kizi izledigini. Kiz servis atarken hemen önunden gecti. Göz göze geldiler. Kiz gülümsedi. Delikanli, cok popülerdi o yillarda. Kiz onu tanimis olmaliydi. Kim bilir, belki kiz da ondan hoslanmisti. Belkide delikanli öyle olmasini istedigi icin ona öyle gelmisti.
Set degisip, takim karsiya gidince, delikanlida yerini degistirdi, o da karsiya gitti. Ücüncü sette tekrar eski yerine dönü. Kizda gidis gelisleri fark etmisti galiba.. Bir defa daha gülümsedi. Manidar. “anladim” der gibi bir gülümseyisti bu. Delikanli o hafta boyu hep bu dünyalar sirini kizi düsündü..
Pazar günü, sabahin köründe kalkti, erkenden oynanacak maci, ne maci canim, o dünyalar sirini kizi görmek icin. Delikanli artik kizin hicbir macini kacirmiyordu. Dahasi, Ankara Koleji’nin her dagilis saatinde, okul civarinda oluyordu, onu bir kez daha görmek icin. Karsilastiklarinda, hafif cok hafif bir gülümseme, cok minik bir bas egmesi ile selamlasir olmuslardi. Bir defasinda, yaptigina sonra kendiside günlerce güldü. O gün gene tesadüfmüs gibi, okul dagilimi kizin karsisina cikmis, gülümseyerek selamlamis, sonra arka sokaklara dalip, yildirim gibi kosarak, bir blok ötede gene karsisina cikmisti. kiz bu defa, iyice gülmüstü.
Karsisinda, sözüm ona agir agir yürüyen, ama nefes nefese delikanliyi görünce…
Delikanli, voleybol takiminin kaptanini iyi taniyordu. Arkadastilar. Sonunda bütün cesaretini topladi, kaptana acildi. O kizdan fena halde hoslaniyordu. Galiba kiz da ona karsi bos degildi. Bir yerde, bir sekilde tanismalari gerekiyordu. O zamanlar, bu isler böyle oluyordu cünkü. Kaptan “tabi” dedi. “bu hafta sonu güzel bir konser var. Biz onunla gitmeye karar vermistik zaten. Sende gel. Hem konseri birlikte izleriz, hem de tanisirsiniz..”
“Mutluluk iste bu olmali” diye düsündü delikanli.. “Mutluluk iste bu..” Ve konser gününe kadar geceleri hic uyuyamadi. Konser günü de hic ama hic unutmadi. O ne heyecandi öyle. Konserin verildigi sinemanin kapisinda tanistilar. El sıkıştılar. O güzel ele dokundugu ani da hic unutmadi delikanli. Kaptan, salona girdiklerinde, ustaca bir manevra daha yapti. Delikanli ile dünyalar sirini kiz yan yana düstüler. Inanamiyordu delikanli. Onunla nihayet yan yana oturduguna, onun sicakligini hissettigine, onun nefesini duyduguna inanamiyordu. Biraz önce tanisirken tuttugu el, bir karis ötesinde öylesine duruyor, delikanli, sahnede dünyanin en romantik sarkisi söylenirken – o an dünyanin bütün sarkilari dünyanin en romantik sarkisiydi ya – o eli tutmak icin öylesine büyük bir arzu duyuyorduki icinde. Ama uzatamiyordu iste elini. Her sey böyle iyi giderken, yanlis bir hareketle, onu ürkütebileceginden, incitebileceginden öylesine korkuyorduki.
Sonunda dayanamadi, sanki kolu uyusmus gibi, uzandi. Kolunu kizin koltugunun arkasina koydu. Kizin omuzuna degil. Koltugun uzerine. Sonra kiz arkaya yaslandi. Bir kac sac teli, delikanlinin elinin uzerine dokundu. Kalbi yerinden firlayacak gibi atiyordu artik genc adamin. Dünyalar sirini kizin saclari eline dokunuyordu cünkü. Konserden cikarken, kiz, sakalasti. “sizi her macimizda görüyoruz. Alistik Nerdeyse. Yarin Adana’da macimiz var. Gözlerimiz sizi arayacak.”
Hayir, aramayacakti. Delikanli o anda kararini vermisti cünkü. Cebinde onu otobüsle Adana’ya götürüp getirecek, hatta ögle yemeginde bir de Adana kebap yedirecek kadar para vardi. Gece yarisi kalkan otobüse bindi. Sabah erkenden Adana’ya indi. Mac saatine kadar basi bos dolasti. Salona erkenden girdi, en ön siraya tam servis kosesine en yakin yere oturdu. Takimlar sahaya cikarken, salondaki en heyecanli seyirci oydu. Mac falan degildi sebep tabii.
Ilk sette kiz farkinda bile degildi onun. Nerden olsundu ki. Ikinci sette obur tarafa gittiler. Döndüklerinde, ücüncü sette kiz farketti delikanliyi. Yüzünde cok ama cok saskin bir ifade, biraz mutluluk, birazda gurur vardi sanki. Ankara’nin hele Kolejde cok popüler bu delikanlisinin onun icin ta oralara geldigini bilmenin gururu. Mac bitti. Kiz soyunma odasina, delikanli garajlara gitti. Tek kelime konusmadan. Konusmaya gelmemisti ki. Kiz “keske orada olsaydin” demisti. O da olmustu iste. Hepsi o. Ona o kadar cok sey söylemek istiyordu ki aslinda.
Bir gün universite kantininde gazete okurken, ic sayfalarda bir siire rastladi. Daha dogrusu bir siirden alinmis bir dörtlüge. Söylemek istedigi hersey bu dört satirda vardi sanki.. Bembeyaz bir karta yazdi o dort satiri. Ögleden sonrayi zor etti, Kolejin önüne gitmek icin. Kizin karsidan geldigini gördü. Kosarak yanina gitti. “Bu sana” diye karti eline tutusturdu ve kayboldu ortadan. Kiz, Necip Fazil’in dort satirini okurken..
“Ne hasta beklerdi sabahi
Ne taze ölüyü mezar
Ne de seytan bir günahi
Seni bekledigim kadar!..”
Ertesi gün ögleden sonra, tarif edilemez heyecanlar icinde Kolejin önündeydi gene. Kiz karsidan geliyordu. Bu defa yaninda arkadaslari yoktu. Yanlizdi. Yaklastiginda isaret etti delikanliya. Gözlerine inanamadi genc adam. Onu yanina mi cagiriyordu yoksa. Evet, cagiriyordu iste. Kalbinin duracagini sandi yaklasirken. “Sana bir seyler söylemek istiyorum” dedi kiz. Oda heyecanliydi, belli. “Bak iyi dinle. Dünkü satirlar icin cok tesekkürler. Herhalde hissettin, bende senden hoslaniyorum. Ama senden evvel tanidigim birisi daha var. Ondanda hoslaniyorum ve henuz karar veremedim, hanginizden daha cok hoslandigima. Ve de su anda, onu terketmem icin bir sebep yok.”
“O zaman karar verdiginde ve de eger sectigin ben olursam, hayatinda baska kimse olmazsa, ara beni” dedi, delikanli ikiletmeden. Ayrildi kizin yanindan. Bir daha voleybol macina gitmeden, bir daha okul yolunda onune cikmadan. Bir daha onu hic görmeden. Yillarca sonra Levent’in söyleyecegi sarkida ki Sezen’in sözlerini o ozaman biliyordu sanki. Ask onurlu olmaliydi.
Günlerce, haftalarca, aylarca bekledi. Tipki, kiza verdigi o dörtlükteki gibi bekledi. Hastanin sabahi, seytanin günahi bekledigi gibi bekledi. Heyecanla bekledi. Hirsla, arzuyla bekledi. Umutla, umutsuzlukla bekledi. Bazen öfkeyle bekledi. Ama bekledi. Baska hic kimseye bakmadan, baska hic kimseyi bulmadan bekledi. Bir gün bir siir antolojisinde siirin tamamini buldu. Iki dörtlüktu siir. Ilki kiza verdigi. Bir ikinci dörtlük daha vardi o kadar. O dörtlügü de bir kartin arkasina dikkatle yazdi. Cebine koydu. Bekleyis sürüyor, sürüyordu. Okullar kapandi, acildi. Aylar, aylar gecti. Birgün delikanli kizi aniden karsisinda gördü. “Günlerdir seni ariyorum” dedi. “Günlerdir seni ariyorum. Iste sana haber. Artik hayatimda hic kimse yok!.” “Yaa” dedi delikanli. “Yaa” dedi sadece. Kalbi heyecandan ölesiye carparken, aylardir ölesiye bekledigi an gelip catmisken, agzindan sadece bu ses cikmisti. “Yaaa!..”
Cebinde artik iyice eskimis karti uzatti kiza. “Sana bir siirin ilk dörtlügünü vermistim ya bir gün” dedi. “Bu da sonu onun.” Sonra yürüdü gitti, arkasina bile bakmadan. Kiz ikinci dörtlügü oracikta okurken.
“Gecti istemem gelmeni
Yoklugunda buldum seni.
Birak vehmimde gölgeni
Gelme artik neye yarar!..”
Aradan yillar, cok ama cok uzun yillar gecti. Delikanli bügün hala düsünüyor. O uzun, cok uzun bekleyis mi öldürmüstü askini?. Ya da beklerken, ölesiye beklerken hayalinde öylesine bir sevgili yaratmisti ki, artik yasayan hic kimse bu hayali dolduramazdi. O sevgilinin kendisi bile. Hayalindekini canli tutmak icin mi, canlisini silmisti yani?. Ya da. Ya da. Bir siirin romantizmine mi kapilmis, bir delikanlilik jesti ugruna, mutlulugunun üzerinden öylece yürüyüp gitmisti, acaba?
Delikanli bu sorularin yanitini bügün hala bilmiyor. Bilmedigini de en iyi ben biliyorum. Cünkü, delikanli, bendim!.
“Hincal Uluç”

Sizin Sevginiz Hangisi?
30 Nisan 2008Masumi Toyotome diye bir Japon yazmış bu yazıyı. “Dünyada sevilmek istemeyen kişi yok gibidir diye başlıyor. Ama sevgi nedir?, nerede bulunur?, biliyor muyuz?” diye soruyor. Sonra anlatmaya başlıyor…
Sevgi üç türlüdür.
Birincinin adı ‘Eğer’ türü sevgi.
Belli beklentileri karşılarsak bize verilecek sevgiye bu adı takmış yazar. Örnekler veriyor: eğer iyi olursan baban, annen seni sever. Eğer başarılı ve önemli kişi olursan, seni severim. Eğer eş olarak benim beklentilerimi karşılarsan seni severim. Toyotome en çok rastlanan sevgi türü budur diyor. Karşılık bekleyen sevgi. Yazara göre evliliklerin pek çoğu ‘Eğer’ türü sevgi üzerine kurulduğu için çabuk yıkılıyor. Gençler birbirlerinin o anki gerçek hallerine değil, hayallerindeki abartılmış romantik görüntüsüne aşık oluyor ve beklentilere giriyorlar.
İkinci tür: ‘Çünkü’ türü sevgi…
Toyotome bu tür sevgiyi şöyle tarif ediyor: Bu tür sevgide kişi bir şey olduğu, bir şeye sahip olduğu ya da bir şey yaptığı için sevilir. Başka birinin onu sevmesi, sahip olduğu bir niteliğe ya da koşula bağlıdır. Örnek mi? Seni seviyorum. Çünkü çok güzelsin (Yakışıklısın). Seni seviyorum. Çünkü o kadar popüler, o kadar zengin, o kadar ünlüsün ki. Seni seviyorum. Çünkü bana o kadar güven veriyorsun. Seni seviyorum. Biri dışa gösterdikleri öteki yalnızca kendilerinin bildiği. İnsanlar sandıkları kişi olmadığımızı anlar ve bizi terk ederlerse korkusu buradan doğar. İkincisi de ya günün birinde değişirsem ve insanlar beni sevmez olurlarsa endişesidir. Japonya’da bir temizleyicide çalışan dünya güzeli kızın yüzü patlayan kazanla parçalanmış. Yüzü fena halde çirkinleşince, nişanlısı nişana bozup onu terk etmiş. Daha acısı ayni kentte oturan anne ve babası, hastaneye ziyarete bile gelmemişler, artık çirkin olan kızlarını. Sahip olduğu sevgi, sahip olduğu güzellik temeli üstüne kurulmuş olduğundan bir günde ölmüş. Güzellik kalmayınca sevgi de kalmamış. Kız birkaç ay sonra kahrından ölmüş… Japon yazar toplumlardaki sevgilerin çoğu ‘Çünkü’ türündendir ve bu tür sevgi, kalıcılığı konusunda insanı hep kuşkuya düşürür diyor. Peki o zaman, gerçek sevgi, güvenilecek sevgi ne? Ve işte sevgilerin en gerçeği:
Üçüncü türi: ‘Rağmen’ türü sevgi…
Bir koşula bağlı olmadığı için ve karşılığında bir şey beklenmediği için? Eğer türü sevgiden farklı bu. Sevilen kişinin çekici bir niteliğine dayanıp böyle bir şeyin varlığını esas olarak almadığı için Çünkü türü sevgi de değil. Bu üçüncü tür sevgide, insan Bir şey olduğu için değil, Bir şey olmasına rağmen sevilir. Esmeralda, Quasimodo’yu dünyanın en çirkin, en korkunç kamburu olmasına Rağmen sever. Asil, yakışıklı, zengin delikanlı da Esmeralda’ya çingene olmasına rağmen sever. Kişi dünyanın en çirkin, en zavallı, en sefil insanı olabilir. Bunlara rağmen sevilebilir.

Acaba Sizi Sevebilir miyim?
23 Nisan 2008
Acaba sizi sevebilir miyim?
Neden?
Neden olacak, korkuyorum!
Korkuyor musun?
Evet ya, korkuyorum.
Çünkü seni seversem hemen huyun suyun değişecek.
Sende sevdiğim şeyler farklılaşacak.
Şımaracaksın. Beğenmez olacaksın artik beni.
Çünkü ben artik muhtaç olmuş olacağım sana, senin gözünde.
Öyle değil mi?
Bilmez misin?
Muhtaç olmak acizliktir.
Simdi seni sevdiğim için cezalandıracaksın beni biliyorum!
Hor göreceksin.
Bekleteceksin.
Aramayacaksın.
Menfaatlerin on plana çıkacak.
Şayet menfaatlerini de sevmezsem beni sileceksin.
Yalan mı? Sileceksin iste!
Sonra her gün benden azar azar uzaklaşacağını seyredip kahrolacağım.
Yahu ben bir sevenim. Yani seni sevgimle onurlandırmış bir insan.
Dünyayı ayakta tutacak insan kudretinin adidir Sevgi…
Şimdi ben sevdim diye, bu kudrete ve cesarete sahip oldum diye sen beni nasıl ve ne hakla cezalandırabilirsin?
Aklim almıyor. Zekâ seviyem de. İnsanlığım da. Yüreğim de.
Yok! “Seni seviyorum” cümlesini çok sarfetme eskir!
Yok! Herkese “seni seviyorum” deme, sadece âşık olunca kullan!
Yok! “Seni seviyorum” demeden önce binbir hokkabazlık yap ve şirin görün ki
sevdiğin sevildiği için kendini dev aynasında görmesin, onu inlet, surundur,
aklini basına getirt, mahvet!
Neden?
Çünkü bu makbul.
Kaç. Sevsen de sevmesen de kaç!
Neden?
Çünkü kaçan kovalanır aptal! Kaçan kovalanır…
İyi de, neden sevdiğim için kaçıyorum ki? Ben kaçacak ne yaptım?
Kaçarak daha mı makbul olacağım? Kaçarsam daha mı kıymetim anlaşılacak?
Sevmek utanç verici birsey mi ki kaçmam gerek? Anlayamıyorum…
Oysa ben zaten sevdiğimi severek devleştirmişimdir.
Onun dev aynasında kendisini yeniden devleştirmesine ne gerek var ki?
Bir görebilse benim gözlerimle kendini, eminim kıskanacaktır bendeki kendisini…
Yok, ama yok!
Bilmez sevgililer sevilmenin eşsizliğini, bilmez…
Ondandır bol keseden sevgiyi böyle tüketişleri…
Ben hiç şımarmayan, değişmeyen, yozlaşmayan, uçup gitmeyen, tükenmeyen sevgi
görmedim.
Artik cenaze törenleri iki turlu yapılmalı. Biri bedenler için,
Diğeri zorla öldürülen sevgiler için!…
Ne demiş Yılmaz Erdoğan,
” Ben senin beni sevebilme ihtimalini sevdim”
Anlayın artik varlıkları değil, ihtimalleri sever olduk…
Neden?
Çünkü ihtimaller hayallerimizdir.
Sevmekse hayatin bir gerçeği.
Hayallerimizde sevgilimiz hiç değişmez.
Hatta “seni seviyorum” dedikçe ya gözleriyle, ya elleriyle ya da tatlı diliyle ” beni sevdiğin için teşekkür ederim aşkım ” der…
Teşekkür etmek? Beni sevdiğin için…
Evet ya… Bir onurdur, bir ödüldür, bir şereftir sevmek ve sevilmek.
Özgürlüğümüzdür. Cesaretimizdir. İnsanlığımızdır. Ayrıcalığımızdır.
Ama ne yazık ki birde bütün bunları farkında olamayışımızdır sevmek…
Korkuyorum. Hep sevdiğim için cezalandırıldım.
Artik “seni seviyorum” derken bana tuhaf tuhaf bakmayacak varlıkları daha çok sevmeye niyetliyim… Bir çiçek gibi… Bir hayvan gibi… Bir dağ manzarası gibi…
Bir su damlacığı gibi…
Bir küçük tomurcuk gibi henüz doğmakta olan…
Çünkü hepsinin insanlarda var olan bir büyük silahtan arındırılmışlığı var.
Yani dilleri yok, dilleri! Konuşamazlar…
Sadece dinlerler…
Sevginizi anlayarak hissederek dinlerler.
Onlara “Pardon! Acaba sizi sevebilir miyim? ” demeniz gerekmez.
Direkt söylersiniz sevginizi hesapsızca, umarsızca… Saymadan…
Ve sevgimi ifade edecek her turlu çılgınlığı hesapsızca yapmak istiyorum.
Gurur denilen sözcüğü sözlüklerden çıkartmak, sevdiğim için sevilerek
ödüllendirilmek istiyorum…

Seni Seviyorum Demek !
20 Nisan 2008
Bugün sizden bir şey isteyeceğim. Sakın kimseye ”Seni seviyorum” demeyin.
Lütfen. Kullanmayın artık bu sözü. Başka bir şey deyin birbirinize onun yerine. Duygularınıza daha denk düşen bir şey… Benim aklıma gelmiyor ama siz bulursunuz. Ne de olsa sizin duygularınız…
Hayır, içini dolduracaksanız ”Seni seviyorum”un, bir diyeceğim yok. Ama umudum da yok.
”Seni seviyorum” öyle ”Kendine iyi bak” gibi bir söz değildir. Laf olsun diye söylenen…
Birine ”Seni seviyorum” dediğinizde hakkını vereceksiniz.
Bir kere onu gerçekten seviyor olmanız lazım. Yani öyle dokununca geçiverecek arzularla falan karıştırmayacaksınız.
Birine ”Seni seviyorum” dediğinizde, o biri en az tuttuğunuz takım kadar önemli olacak hayatınızda.!!!!!!!!!!!!!
Birine ”Seni seviyorum” dediğinizde, bir saat eksik uyumayı göze alabileceksiniz!!! onu daha çok görmek uğruna.
Birine ”Seni seviyorum” dediğinizde, elini tutmak da önemli olacak başka şeyler kadar.
Birine ”Seni seviyorum” dediğinizde, ”Sevgilimsin” de demiş olduğunuzu bileceksiniz.
Birine ”Seni seviyorum” dediğinizde, onu özleyecek, düşünecek, merak edeceksiniz.
Birine ”Seni seviyorum” dediğinizde, onun gözü telefonda (evet, cep telefonu çıktığından beri kulak değil gözler telefonda) aramanızı beklediğini unutmayacaksınız.!!!!!!
Birine ”Seni seviyorum” dediğinizde, ona sürprizler yapmayı, ufak hediyeler almayı ihmal etmeyeceksiniz.
Birine ”Seni seviyorum” dediğinizde, ona şiirler okuyacak hatta kabiliyetiniz varsa, yazacaksınız da.
Birine ”Seni seviyorum” dediğinizde, şarkıdaki gibi, ellerinizde çiçeklerle kapısında bekleyeceksiniz.(yada göndereceksiniz)!!!!!!
Birine ”Seni seviyorum” dediğinizde, belki ömrünüzün sonuna kadar değil ama hiç olmazsa yarın, öbür gün de seveceğinizden emin olacaksınız.
Birine ”Seni seviyorum” dediğinizde, aynı zamanda ”Free takılalım” da diyemeyeceğinizi bileceksiniz.
Birine ”Seni seviyorum” dediğinizde, o aşktan söz ederken siz ”Ben almayayım, alana da mani olmayayım” demeyeceksiniz.
Nasıl?
Çok mu zor?
Fazla mı zahmetli?
İnsanın birini sevip sevmediği tam da böyle belli oluyor arkadaşlar. Sevmeyince ”iş” gibi geliyor bütün bu saydıklarım. O zaman ”Seni seviyorum” demeyeceksiniz. Bu kadar basit. Bir gün farkında olmadan bütün bunları yapıyor olduğunuzu görünceye kadar. Şimdi ”Ne var bunda? Keşke herkes birbirine bolca ‘Seni seviyorum’ dese’ diye düşünenler olacaktır. İyi. O zaman birbirini gerçekten sevenler yeni bir söz bulsunlar söyleyecek. ”Seni seviyorum” orta malı olsun. Zaten oldu olacağı kadar…

Bir Tek Seni Unutamam
18 Nisan 2008
Bir başıma bu kentin sokaklarında yürüyorum. Üşüyorum…
Ne kadar uzaksan bana o kadar soğuyor hava. Sen yoksan, sıcaklık hep mevsim normallerinin altında. Bu yüzden meteoroloji raporları umurumda bile değil. Kar mı yağıyor yoksa yağmur mu bana ne? Ben senin hasretinle sırılsıklamım zaten,daha ne kadar ıslanabilirim ki..?
Burada mısın, değil misin belli değil. Bazen gidişlerin kahramanı oluyorsun, bazen sonsuz kalışların. Doyumsuz gecelerdesin kimi zaman, bazen de yalnız karanlıklardasın. Bitmek bilmez bir şarkısın ama ben mi notaları yanlış basıyorum da sen bu şarkıyı söyleyemiyorsun? Neden susuyorsun..?
Aşkın sessizliği ne kadar korkunç olur bilir misin? Bir tek kelimeye hasret geçen gecelerin hesabını soracağın kimse de yoktur üstelik. Kendi kendiyle konuşana deli derler ya, beni çoktan akıl hastanesine kapatmaları gerekirdi. Hem de iflah olmaz hastalar bölümüne…
Yokluğuna alışmaktan korkuyorum, ne kadar kötü…
Yokluğunu yürüyorum sokaklarda. Yokluğunu içiyorum kadeh kadeh. Hiç gelmeme ihtimalin bir idam mahkûmuna dönüştürüyor beni. Hiçbir şey yapmadan beklerler ya hücrelerinde, ölümün soğuk nefesini hissederek…
Anlamlı olan bir şey yoktur onlar için. Belki de bir an önce ölmektir akıllarından geçen, bu bekleme işkencesi bitsin diye…
Bu yokluk hissi öldürecek beni…
Gelebilme ihtimalinse yüreğimdeki kuşları havalandırıyor, kanat seslerini duy…
Gelmek iste bana…
Bir görsem yüzünü, ah bir dokunsam sana…
Göreceksin, sevdanın çiçek çiçek açtığını umudun bir yangın gibi alev alev ikimizi birden sardığını. Anladım ki mümkün değil seni sensiz yaşamak. Ben o gönlü genişlerden değilim. Madem içimdesin, yüreğimde taşıyorum seni, o zaman yanımda da olmalısın. Sensiz yaşanmayacak bu aşk ötesi yok..
Şimdi yalnız geceleri seviyorum. Seni yıldızlarda buluyorum. Daha bir dayanılır oluyor sensizlik sancısı. Mümkünü yok çıkmayacaksın aklımdan, bu yüzden gece, el ayak çekilmişken, hiçbir ses yokken sen ve gece.
Zaman geçer, her şey unutulur, bir örtüyle kaplanır acılar ama…
BİR TEK SENİ UNUTAMAM…

Ekranın karşısındakine !
18 Nisan 2008
Kimsin sen?
Kelimelerini gördüğüm, cümlelerinden vurgularını tahmin etmeye çalıştığım, orda olup yazdıklarımı okuduğuna, beni anladığına, anlaştığımıza inandığım sen…
Varsın di mi? Ordasın?
Konuşurken suratın nasıldır, ellerini oynatır mısın konuşurken?
Ya mimiklerin?
Konuşurken bakamadığım gözlerinin rengi ne?
Sen de merak ediyor musun beni, yüzümün konuşurken ki halini..
Konuşurken gözlerine bakarım karşımdakinin, sağır değilim ama dudak okumayı severim ben…
Bilebilir misin tüm bunları?…
Sanmıyorum. Peki nedir ikimizi bu denli yakınlaştıran…
Görmediğimde özlettiren seni?
Saatlerce yazıştığım, gülmekten sandalyeden düşeceğimi hissettiğim, Hayatımın en gizli yerlerini paylaştığım sen kimsin?
Nedir seni bu denli özel kılan hayatımda…
Nedir sonuna kadar sana içimi açmama sebep…
Kelimelerce herkes güzel galiba…
Kelimeler zırh gibi, kelimeler sığınak…
Daha kolay ifade edebiliyoruz kendimizi…
Yüzleri görmeyince daha bir yakın, daha mı insan oluyoruz yoksa?
Kelimeler zırhımızı mı yok ediyor…
Hayali dostum kabul ettiğim sana kelimelerle ulaşırken daha mı açık oluyorum, ya da kavga esnasında kelimeler daha mı bir aslan kesilmeme neden oluyor?
Burada olmaman ne de çok soru sormama neden oluyor kendime…
Kimsin sen?
Kafamdaki gibi misin?
Saçlarınla oynar mısın konuşurken?
Dokunur musun konuştuğun kişiye?
Nedir sana bu denli güvenmeme sebep?
Nereden biliyorum seni…
Neden tanıyor gibiyim seni kelimelerin yeterli mi seni hayatıma sokmama, özlememe…
Seni orda gördüğümde sevinmeme?
Gideceğinde, gitme dedirten, dur daha konuşacaklarımız var dedirten ne bana?
Gittiğinde ekranda kalakalmamı sağlayan ne?
Neden tüm bu sorular, nedir beni buraya getiren?
Çok mu cevap arıyorum, kabullensem buranın sanallığını, gerçek yaşantıma geçirmesem, gerçeklikten sanallığa geçmede görsem seni sadece, gerçek anlara sokmasam seni düşüncelerce…
olmuyor, yapamıyorum…
Nasıl silebilirim ki seni?
Saatlerimi paylaştığım sen…
Sevincimi paylaşmak için sabırsızlandığım, üzüntümü paylaşmak istediğim…
Beni güldürmenden nasıl vazgeçebilirim?
Bu kadar da toz pembe mi bu dünya?..
Olmadığını sen de biliyorsun… ben de…
Sinirden az mı çıldırmadık, ekranı yumruklamak hiç mi geçmedi içimizden?…
Ya AŞK…
Dedim ya kelimelerce herkes güzel, kelimelerce herkese aşık olunabilir…
Öyle ya da böyle, gerçek ya da sanal, kelimeler veya sözcükler…
Önemli olan insanların buluşması değil mi?
Hadi cevap ver bekliyorum seni son kez ?