30 Apr 2008 için Arşiv

h1

Müsaitseniz Size Aşık Olabilir miyim?

30 Nisan 2008

Birinci ses, “Müsaitseniz size âşık olabilir miyim?” dedi. Karşısındaki bir an onu süzdü, başını öne eğdi. Sanki “…Şimdi soruyorum büküp boynumu, daha önceleri nerelerdeydiniz?” diyen eski bir şarkıyı anımsamış gibiydi. Ama bunu karşısındakine söylese bile ne ifade edecekti ki? Hayatta her şeyin zamanlamasının tutması mümkün değildi ki zaten. Kalbinin boş olduğu zamanlarda kimse karşısına çıkıp, ” Müsaitseniz size âşık olabilir miyim ?” dememişti ki. Doğruydu işte sözler şiirler. Aşkın kapıyı ne zaman nasıl çalacağı belli olmazdı. Aşka randevu verilemezdi. O gelip bulur, ansızın “cee!” diye karşına çıkabilirdi. İkinci ses birinciye, “Senin adına çok üzgünüm, aşkına karşılık veremeyeceğim için. Çünkü hayatımda birisi var,” dedi, yürüdü gitti, ayaklarını sürükleyerek. Birinci ses, sorusunun havada asılı kaldığını hissetti. Ürperdi. Hâlbuki o, birçok ikinci sesin yaptığı gibi hayatında birisi olduğunu ondan saklayabilir, yalan söyleyebilirdi. Oysa yapmamış, dürüst davranmıştı. Birinci ses düşündü “Tanrım, demek ki hala böyle birileri var hayatta. Roman kahramanları yalan değilmiş.” Olmayacaktı bu aşk, belliydi işte de hayalindeki yüz, beynindeki isim, kalbindeki çocuksu heyecan niye silinmiyordu acaba? Müsait değildi bak, söylediği gibi.

Âşık olmaması gerekiyordu. Âşık olursa acı çekecekti, kavuşamayacaktı ona. İkincinin sesi, yüzü, elleri, tarzı yine de aklından çıkmıyordu. Acaba o da hoşlanmış mıydı kendisinden? Bunu öğrenmeyi o kadar çok istiyordu ki? İyi de, hoşlansa bile bunu söylemesi neyi değiştirecekti? İkinci ses, hayatında birisi olmasına rağmen, o gün karşısına onu beğenen, hatta aşkı için izin isteyen bir ses’in çıkmasına içten içe çok sevindi. Gidip gelip aynada kendisine göz attı gün boyu. İçini tarifsiz bir sevinç kaplamıştı.

Gururu okşanmıştı. Kalbi boş olsaydı, “Evet” deyip, onunla birlikte bir aşka yelken açmaktan kaçınmazdı. Acaba, mazeretini söylerken bunları da söylese miydi birinci sese? Yoo, duygularıyla oynamak istemezdi onun. Bunca çürümüş ilişkinin arasında sevginin, aşkın adı dama atılmışken birisinin ortaya çıkıp cesurca, “Müsaitseniz size âşık olabilir miyim?” demesi, inceliğin ve karşısındakine değer vermenin eski şarkılarda, filmlerde kalmadığının kanıtıydı işte. Aşk için izin istenmezdi, biliyordu? Telefonu ara ara, bilinmeyen bir numara tarafından aranıyor, “Alo!” dediğinde kapanıyordu. Son açtığında, “Sen misin?” dedi. Telefon kapanmadı. Derin bir iç çekiş duyuldu. Birinci ses konuştu: “MÜSAİT OLMASANIZDA BEN SİZE AŞIĞIM” Sessizlik, ölüm kadar kesin ve uzun sürdü. Aşk, ölümden daha çaresizdi o an…
“Oğuzhan AKAY”

h1

Okul Aşkı

30 Nisan 2008

Üniversiteli delikanli Kolejli kiza bir voleybol macinda rastladi. Okul salonundaydi mac. Tribünümüz minik bir salon. Seyircilerle, oyuncular arasinda sahanin cizgisi vardi sadece. O kadar yakindilar. Delikanli, bu tatli, bu güzel, bu dünyalar sirini kizi ilk defa görüyordu takimda. Hoslandigini, fena halde hoslandigini hissetti. Az sonra bir seyi daha hissetti. Uzun zamandan beri maci degil, o güzel kizi izledigini. Kiz servis atarken hemen önunden gecti. Göz göze geldiler. Kiz gülümsedi. Delikanli, cok popülerdi o yillarda. Kiz onu tanimis olmaliydi. Kim bilir, belki kiz da ondan hoslanmisti. Belkide delikanli öyle olmasini istedigi icin ona öyle gelmisti.
Set degisip, takim karsiya gidince, delikanlida yerini degistirdi, o da karsiya gitti. Ücüncü sette tekrar eski yerine dönü. Kizda gidis gelisleri fark etmisti galiba.. Bir defa daha gülümsedi. Manidar. “anladim” der gibi bir gülümseyisti bu. Delikanli o hafta boyu hep bu dünyalar sirini kizi düsündü..

Pazar günü, sabahin köründe kalkti, erkenden oynanacak maci, ne maci canim, o dünyalar sirini kizi görmek icin. Delikanli artik kizin hicbir macini kacirmiyordu. Dahasi, Ankara Koleji’nin her dagilis saatinde, okul civarinda oluyordu, onu bir kez daha görmek icin. Karsilastiklarinda, hafif cok hafif bir gülümseme, cok minik bir bas egmesi ile selamlasir olmuslardi. Bir defasinda, yaptigina sonra kendiside günlerce güldü. O gün gene tesadüfmüs gibi, okul dagilimi kizin karsisina cikmis, gülümseyerek selamlamis, sonra arka sokaklara dalip, yildirim gibi kosarak, bir blok ötede gene karsisina cikmisti. kiz bu defa, iyice gülmüstü.
Karsisinda, sözüm ona agir agir yürüyen, ama nefes nefese delikanliyi görünce…

Delikanli, voleybol takiminin kaptanini iyi taniyordu. Arkadastilar. Sonunda bütün cesaretini topladi, kaptana acildi. O kizdan fena halde hoslaniyordu. Galiba kiz da ona karsi bos degildi. Bir yerde, bir sekilde tanismalari gerekiyordu. O zamanlar, bu isler böyle oluyordu cünkü. Kaptan “tabi” dedi. “bu hafta sonu güzel bir konser var. Biz onunla gitmeye karar vermistik zaten. Sende gel. Hem konseri birlikte izleriz, hem de tanisirsiniz..”
“Mutluluk iste bu olmali” diye düsündü delikanli.. “Mutluluk iste bu..” Ve konser gününe kadar geceleri hic uyuyamadi. Konser günü de hic ama hic unutmadi. O ne heyecandi öyle. Konserin verildigi sinemanin kapisinda tanistilar. El sıkıştılar. O güzel ele dokundugu ani da hic unutmadi delikanli. Kaptan, salona girdiklerinde, ustaca bir manevra daha yapti. Delikanli ile dünyalar sirini kiz yan yana düstüler. Inanamiyordu delikanli. Onunla nihayet yan yana oturduguna, onun sicakligini hissettigine, onun nefesini duyduguna inanamiyordu. Biraz önce tanisirken tuttugu el, bir karis ötesinde öylesine duruyor, delikanli, sahnede dünyanin en romantik sarkisi söylenirken – o an dünyanin bütün sarkilari dünyanin en romantik sarkisiydi ya – o eli tutmak icin öylesine büyük bir arzu duyuyorduki icinde. Ama uzatamiyordu iste elini. Her sey böyle iyi giderken, yanlis bir hareketle, onu ürkütebileceginden, incitebileceginden öylesine korkuyorduki.
Sonunda dayanamadi, sanki kolu uyusmus gibi, uzandi. Kolunu kizin koltugunun arkasina koydu. Kizin omuzuna degil. Koltugun uzerine. Sonra kiz arkaya yaslandi. Bir kac sac teli, delikanlinin elinin uzerine dokundu. Kalbi yerinden firlayacak gibi atiyordu artik genc adamin. Dünyalar sirini kizin saclari eline dokunuyordu cünkü. Konserden cikarken, kiz, sakalasti. “sizi her macimizda görüyoruz. Alistik Nerdeyse. Yarin Adana’da macimiz var. Gözlerimiz sizi arayacak.”
Hayir, aramayacakti. Delikanli o anda kararini vermisti cünkü. Cebinde onu otobüsle Adana’ya götürüp getirecek, hatta ögle yemeginde bir de Adana kebap yedirecek kadar para vardi. Gece yarisi kalkan otobüse bindi. Sabah erkenden Adana’ya indi. Mac saatine kadar basi bos dolasti. Salona erkenden girdi, en ön siraya tam servis kosesine en yakin yere oturdu. Takimlar sahaya cikarken, salondaki en heyecanli seyirci oydu. Mac falan degildi sebep tabii.

Ilk sette kiz farkinda bile degildi onun. Nerden olsundu ki. Ikinci sette obur tarafa gittiler. Döndüklerinde, ücüncü sette kiz farketti delikanliyi. Yüzünde cok ama cok saskin bir ifade, biraz mutluluk, birazda gurur vardi sanki. Ankara’nin hele Kolejde cok popüler bu delikanlisinin onun icin ta oralara geldigini bilmenin gururu. Mac bitti. Kiz soyunma odasina, delikanli garajlara gitti. Tek kelime konusmadan. Konusmaya gelmemisti ki. Kiz “keske orada olsaydin” demisti. O da olmustu iste. Hepsi o. Ona o kadar cok sey söylemek istiyordu ki aslinda.
Bir gün universite kantininde gazete okurken, ic sayfalarda bir siire rastladi. Daha dogrusu bir siirden alinmis bir dörtlüge. Söylemek istedigi hersey bu dört satirda vardi sanki.. Bembeyaz bir karta yazdi o dort satiri. Ögleden sonrayi zor etti, Kolejin önüne gitmek icin. Kizin karsidan geldigini gördü. Kosarak yanina gitti. “Bu sana” diye karti eline tutusturdu ve kayboldu ortadan. Kiz, Necip Fazil’in dort satirini okurken..

“Ne hasta beklerdi sabahi
Ne taze ölüyü mezar
Ne de seytan bir günahi
Seni bekledigim kadar!..”

Ertesi gün ögleden sonra, tarif edilemez heyecanlar icinde Kolejin önündeydi gene. Kiz karsidan geliyordu. Bu defa yaninda arkadaslari yoktu. Yanlizdi. Yaklastiginda isaret etti delikanliya. Gözlerine inanamadi genc adam. Onu yanina mi cagiriyordu yoksa. Evet, cagiriyordu iste. Kalbinin duracagini sandi yaklasirken. “Sana bir seyler söylemek istiyorum” dedi kiz. Oda heyecanliydi, belli. “Bak iyi dinle. Dünkü satirlar icin cok tesekkürler. Herhalde hissettin, bende senden hoslaniyorum. Ama senden evvel tanidigim birisi daha var. Ondanda hoslaniyorum ve henuz karar veremedim, hanginizden daha cok hoslandigima. Ve de su anda, onu terketmem icin bir sebep yok.”
“O zaman karar verdiginde ve de eger sectigin ben olursam, hayatinda baska kimse olmazsa, ara beni” dedi, delikanli ikiletmeden. Ayrildi kizin yanindan. Bir daha voleybol macina gitmeden, bir daha okul yolunda onune cikmadan. Bir daha onu hic görmeden. Yillarca sonra Levent’in söyleyecegi sarkida ki Sezen’in sözlerini o ozaman biliyordu sanki. Ask onurlu olmaliydi.

Günlerce, haftalarca, aylarca bekledi. Tipki, kiza verdigi o dörtlükteki gibi bekledi. Hastanin sabahi, seytanin günahi bekledigi gibi bekledi. Heyecanla bekledi. Hirsla, arzuyla bekledi. Umutla, umutsuzlukla bekledi. Bazen öfkeyle bekledi. Ama bekledi. Baska hic kimseye bakmadan, baska hic kimseyi bulmadan bekledi. Bir gün bir siir antolojisinde siirin tamamini buldu. Iki dörtlüktu siir. Ilki kiza verdigi. Bir ikinci dörtlük daha vardi o kadar. O dörtlügü de bir kartin arkasina dikkatle yazdi. Cebine koydu. Bekleyis sürüyor, sürüyordu. Okullar kapandi, acildi. Aylar, aylar gecti. Birgün delikanli kizi aniden karsisinda gördü. “Günlerdir seni ariyorum” dedi. “Günlerdir seni ariyorum. Iste sana haber. Artik hayatimda hic kimse yok!.” “Yaa” dedi delikanli. “Yaa” dedi sadece. Kalbi heyecandan ölesiye carparken, aylardir ölesiye bekledigi an gelip catmisken, agzindan sadece bu ses cikmisti. “Yaaa!..”
Cebinde artik iyice eskimis karti uzatti kiza. “Sana bir siirin ilk dörtlügünü vermistim ya bir gün” dedi. “Bu da sonu onun.” Sonra yürüdü gitti, arkasina bile bakmadan. Kiz ikinci dörtlügü oracikta okurken.

“Gecti istemem gelmeni
Yoklugunda buldum seni.
Birak vehmimde gölgeni
Gelme artik neye yarar!..”

Aradan yillar, cok ama cok uzun yillar gecti. Delikanli bügün hala düsünüyor. O uzun, cok uzun bekleyis mi öldürmüstü askini?. Ya da beklerken, ölesiye beklerken hayalinde öylesine bir sevgili yaratmisti ki, artik yasayan hic kimse bu hayali dolduramazdi. O sevgilinin kendisi bile. Hayalindekini canli tutmak icin mi, canlisini silmisti yani?. Ya da. Ya da. Bir siirin romantizmine mi kapilmis, bir delikanlilik jesti ugruna, mutlulugunun üzerinden öylece yürüyüp gitmisti, acaba?
Delikanli bu sorularin yanitini bügün hala bilmiyor. Bilmedigini de en iyi ben biliyorum. Cünkü, delikanli, bendim!.
“Hincal Uluç”

h1

Sizin Sevginiz Hangisi?

30 Nisan 2008

Masumi Toyotome diye bir Japon yazmış bu yazıyı. “Dünyada sevilmek istemeyen kişi yok gibidir diye başlıyor. Ama sevgi nedir?, nerede bulunur?, biliyor muyuz?” diye soruyor. Sonra anlatmaya başlıyor…
Sevgi üç türlüdür.

Birincinin adı ‘Eğer’ türü sevgi.
Belli beklentileri karşılarsak bize verilecek sevgiye bu adı takmış yazar. Örnekler veriyor: eğer iyi olursan baban, annen seni sever. Eğer başarılı ve önemli kişi olursan, seni severim. Eğer eş olarak benim beklentilerimi karşılarsan seni severim. Toyotome en çok rastlanan sevgi türü budur diyor. Karşılık bekleyen sevgi. Yazara göre evliliklerin pek çoğu ‘Eğer’ türü sevgi üzerine kurulduğu için çabuk yıkılıyor. Gençler birbirlerinin o anki gerçek hallerine değil, hayallerindeki abartılmış romantik görüntüsüne aşık oluyor ve beklentilere giriyorlar.

İkinci tür: ‘Çünkü’ türü sevgi…
Toyotome bu tür sevgiyi şöyle tarif ediyor: Bu tür sevgide kişi bir şey olduğu, bir şeye sahip olduğu ya da bir şey yaptığı için sevilir. Başka birinin onu sevmesi, sahip olduğu bir niteliğe ya da koşula bağlıdır. Örnek mi? Seni seviyorum. Çünkü çok güzelsin (Yakışıklısın). Seni seviyorum. Çünkü o kadar popüler, o kadar zengin, o kadar ünlüsün ki. Seni seviyorum. Çünkü bana o kadar güven veriyorsun. Seni seviyorum. Biri dışa gösterdikleri öteki yalnızca kendilerinin bildiği. İnsanlar sandıkları kişi olmadığımızı anlar ve bizi terk ederlerse korkusu buradan doğar. İkincisi de ya günün birinde değişirsem ve insanlar beni sevmez olurlarsa endişesidir. Japonya’da bir temizleyicide çalışan dünya güzeli kızın yüzü patlayan kazanla parçalanmış. Yüzü fena halde çirkinleşince, nişanlısı nişana bozup onu terk etmiş. Daha acısı ayni kentte oturan anne ve babası, hastaneye ziyarete bile gelmemişler, artık çirkin olan kızlarını. Sahip olduğu sevgi, sahip olduğu güzellik temeli üstüne kurulmuş olduğundan bir günde ölmüş. Güzellik kalmayınca sevgi de kalmamış. Kız birkaç ay sonra kahrından ölmüş… Japon yazar toplumlardaki sevgilerin çoğu ‘Çünkü’ türündendir ve bu tür sevgi, kalıcılığı konusunda insanı hep kuşkuya düşürür diyor. Peki o zaman, gerçek sevgi, güvenilecek sevgi ne? Ve işte sevgilerin en gerçeği:

Üçüncü türi: ‘Rağmen’ türü sevgi…
Bir koşula bağlı olmadığı için ve karşılığında bir şey beklenmediği için? Eğer türü sevgiden farklı bu. Sevilen kişinin çekici bir niteliğine dayanıp böyle bir şeyin varlığını esas olarak almadığı için Çünkü türü sevgi de değil. Bu üçüncü tür sevgide, insan Bir şey olduğu için değil, Bir şey olmasına rağmen sevilir. Esmeralda, Quasimodo’yu dünyanın en çirkin, en korkunç kamburu olmasına Rağmen sever. Asil, yakışıklı, zengin delikanlı da Esmeralda’ya çingene olmasına rağmen sever. Kişi dünyanın en çirkin, en zavallı, en sefil insanı olabilir. Bunlara rağmen sevilebilir.